Possession (1981): Andrzej Żuławski Sinemasında Histeri ve Metaforik Yıkım
Film Künyesi:
- Yapımı: 1981 – Fransa, Almanya
- Tür: Dram, Gerilim
- Süre: 97 Dak.
- Yönetmen: Andrzej Żuławski
- Oyuncular: Sam Neill, Isabelle Adjani, Leslie Malton, Margit Carstensen, Carl Duering
- Senaryo: Andrzej Zulawski, Frederic Tuten
- Yapımcı: Marie-laure Reyre
Andrzej Żuławski ve Sembolik Anlatımın Gücü
Dünyaya nam salmış Avrupalı yönetmenlerin isimlerinin telaffuzları ne kadar zor ve isimlerinde ne kadar az sesli harf varsa, bu yönetmenlerin çektikleri filmler de bir o kadar karmaşık ve sanatsal açıdan yüklü oluyor. Andrzej Zulawski de kuşkusuz bu yönetmenlerden biri.
Metaforik bir bilim kurgu olan On The Silver Globe hariç, genelde tüm filmlerinde kadın – erkek ilişkilerinin şiddetini, yıkıcılığını ve de naturasını gözler önüne serer Andrzej Zulawski. Bunu yaparken kimi zaman sembolik bir anlatımı tercih eder; kimi zamansa kullandığı imgeler, sürrealizmin kapılarına dayanır. Bazen kullandığı korku öğeleri bile bu sınırlar içinde kalır ki bu, “benim” diyen yönetmenin başarabileceği bir şey değildir. Zaman içinde kült mertebesine erişen 1981 yapımı Possession da, yönetmenin tüm meziyetlerini konuşturduğu bu tür filmlerinden biri.
Anna ve Marc: Bir İlişkinin Sürreal Çöküşü
Possession, bir süredir evli olan Anna ve Marc çiftinin hayatlarındaki bir döneme odaklanıyor. Marc, açıklanmayan resmi bir görevi bitirerek nihayet bir süredir uzak olduğu Batı Berlin’deki evine dönüyor, ancak karısı Anna’nın kendisini terk etmekte olduğunu öğreniyor. Anna, bir ilişkisi olduğunu, bir süredir Heinrich ile bir aşk yaşamakta olduğunu itiraf ediyor.
Bu sırada Anna, aşkının esiri olmuş bir kadın portresi çiziyor:
- Günlerce eve gelmiyor,
- Oğlu Bob’u dahi umursamıyor,
- Kurulmuş bir saat gibi, en şiddetli kavgayı bile yarıda kesip sevgilisine koşuyor.
Ancak çok geçmeden Anna’nın sevgilisi Heinrich’i de terk ettiği ortaya çıkıyor. Marc, karısının peşine bir dedektif takmak zorunda kalıyor ve böylece gerçek, su yüzüne çıkıyor. Ve bir dizi karanlık, tuhaf, histerik, saplantılı ve gerçekdışı olay vuku buluyor; Anna, Marc ve Heinrich’in hayatlarına dühul eyliyor.

Berlin Duvarı’nın Gölgesinde Korku ve Yalnızlık
Batı Berlin’in neredeyse boş sokaklarında, ayyaşların mekanı olmaya yüz tutmuş metroda, metruk ve köhne binalarda, bir ülkeyi kalbinin orta yerinden ikiye bölen Berlin Duvarı’nın gölgesinde; bir çiftin ve çiftin hayatına dahil olan sevgilinin normallik sınırını terk edip giderek histerik ve saplantılı değişimine tanıklık ediyoruz.
Filmin kahramanlarının üçü de korkuyor. Üstelik korkuları o kadar kuvvetli ki; bir saatten sonra karakterler değil, korkuları savaşmaya başlıyor. Ama Possession, korkutucu olmaktan çok, rahatsız edici bir film. Üçlü arasında şiddetin tırmanışının olağanlığı, hatta kutsanışı, insanın karanlık yüzü, sokaklar, yalnızlıklar ve tüm o birbirine benzeyen insanlar; bir odada yavaş yavaş ve bir kadının tutkusuyla beslenerek canlanmakta olan bir canavardan çok daha korkunç aslında.

Göstergebilimsel Okuma ve Nesnelerin Dili
Adjani ile seviştikçe güçlenmekte ve değişimini tamamlamakta olan yaratığın ne bir şeylerin metaforu olduğunu söylemeye, ne de karakterlerin korkularıyla beslendiğini hatırlatmaya gerek var. Filmdeki bazı imgeler dikkat çekicidir:
- Elektrikli bıçak (ki gerçekten çok acayip bir alettir),
- Kavga esnasında gözümüze sokulan kıyma makinası,
- Dağılmış yuva – dağınık ev metaforu,
- Sarı – mavi karşılaştırması.
Ama bu incelemeler yapılırken Freudsal yaklaşımlardan uzak durulmalı. Çünkü filmde vuku bulan hadiseleri Freud’un yaptığı gibi içinden çıkılır hale getirmek neredeyse imkansız.
Isabelle Adjani ve Sinema Tarihinin Unutulmaz Metro Sahnesi
Isabelle Adjani’nin histerik çığlıkları, sinema tarihi içinde hak ettiği yeri çoktan almış olan metrodaki o dehşetengiz kriz anı, yatakta Adjani’nin üzerinde uzanmakta olan yaratık, Adjani’nin yaratıkla sevişirkenki şehvet yüklü çığlıkları; tüm bu öğeler filmi sıradan bir ele geçirilme filmi olmaktan çıkarıyor.
Possession’dan bahsederken söylenilmeden geçilmemesi gereken iki nokta daha var:
- Atmosfer ve Sinematografi: Kadrajlardaki minimalizm ve sürekli hareket halindeki kamera, bölünmüş bir ülkenin olağan boğucu atmosferiyle birleşince ortaya harika bir iş çıkmış.
- Oyunculuk Performansları: Adjani bu filmdeki rolü ile 1981 Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü ve En İyi Kadın Oyuncu César’ını kazanmıştır.

Sonuç: Parçalanmış Zamanların Kült Puzzle’ı
Bazı filmleri özel kılan etkenler vardır. Çekildiği mekan, şehir, dönem, zaman dilimi, ele aldığı konu ve ele alış biçimi gibi. Possession böyle bir film. Bu gün çekilse sadece ‘çöp’ olacakken, 81 yılının parçalanmış zamanlarından kaldığı için özel bir film Possession.
Doğu Avrupa sinemasında hep bir özellik vardır. Duvarda bir tüfek varsa, o tüfek bir yerde muhakkak patlar ve hiçbir nesne, bir parça sigara külü bile tesadüfi değildir. Aslında film, birleştirilmeyi ve yerli yerine oturtulmayı bekleyen koca bir puzzle’dır. Possession, bu anlayışın neredeyse nirvanaya ulaştığı filmlerden biri.
Share this content:














Yorum gönder